Ancak bugün Türkiye’de özellikle muhalif belediye başkanlarına yönelik tutuklamalarda somut deliller değil, siyasi niyetler esas alınıyor

Türkiye’de son dönemde yaşanan yargı süreçleri, hukuk devletine olan inancı derinden sarsmakta; özellikle seçilmiş belediye başkanlarına yönelik tutuklama ve soruşturmalar, demokrasinin en temel ilkesi olan seçme ve seçilme hakkını tehdit eder boyuta ulaşmıştır.
KUVVETLİ SUÇ ŞÜPHESİ BULUNMUYOR
Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca tutuklama, ancak “kuvvetli suç şüphesi” ve “bir tutuklama nedeni”nin bulunması halinde uygulanabilir. Bu nedenler, delil karartma şüphesi, tanık veya mağdur üzerinde baskı kurma ihtimali ya da kaçma tehlikesidir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında, bazı katalog suçlar sıralanır; bu suçlarda tutuklama nedeni var sayılır, ancak bu da aksine delil sunularak çürütülebilir.
Ancak bugün Türkiye’de özellikle muhalif belediye başkanlarına yönelik tutuklamalarda somut deliller değil, siyasi niyetler esas alınıyor. Bir belediye başkanı, sabit ikametgâhı olan, kamuya açık çalışan, her an denetlenebilen bir kişidir. Kaçma şüphesi öne sürmek, hukuki değil; siyasidir.
ULTIMA RATIO
Unutulmamalıdır ki tutuklama bir ceza değil, bir koruma tedbiridir. Ve Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik kararlarında vurgulandığı üzere, bu tedbir en son çare (ultima ratio) olarak uygulanmalıdır. AİHM içtihatları da tutukluluğun ancak “zorunlu ve ölçülü” olması durumunda hak ihlali sayılmayacağını ifade eder. Bugün belediye başkanları hakkında uygulanan orantısız tutuklamalar, hem AİHS’nin 5. maddesine hem de Anayasa’nın 19. maddesine açıkça aykırıdır.
SEÇME VE SEÇİLME HAKKI GASP EDİLİYOR
Ayrıca, halkın seçtiği bir belediye başkanının tutuklanması yalnızca bireysel özgürlük hakkını değil, toplumun kolektif seçme-seçilme hakkını da gasp eder. Anayasa’nın 67. maddesi açık: “Vatandaşlar, seçme, seçilme ve bağımsız olarak ya da bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma haklarına sahiptir
Avcılar Belediye Başkanı Murat Çalık’ın sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmemesi, bireyin yaşam hakkı ve insan onuruna açık bir ihlaldir. Anayasa’nın 17. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. ve 5. maddelerine aykırı şekilde sürdürülen bu tutukluluk, artık hukuki olmaktan çıkmış, siyasi bir baskı aracına dönüşmüştür.
ÜSTELİK BU SADECE TEKİL BİR VAKA DEĞİL
Üstelik bu sadece tekil bir vaka değildir. Seçimle göreve gelen yerel yöneticilere yönelik peş peşe açılan soruşturmalar ve tutuklamalar, artık bir sistematik hal almıştır. Bu durum, iktidarın yargı eliyle muhalefeti tasfiye etme çabası olarak okunmakta ve hukukun araçsallaştırılması endişesini daha da derinleştirmektedir.
Unutulmamalıdır ki, seçme ve seçilme hakkı, sadece bireysel bir hak değil, halkın egemenliğinin doğrudan bir yansımasıdır. Bu hakkın keyfi şekilde ortadan kaldırılması, sadece bireylerin değil, tüm toplumun iradesine karşı bir müdahaledir. Yargının bağımsızlığı zedelenirse, hukuk devletinin temeli çöker ve hiçbir vatandaşın güvencesi kalmaz.
HUKUK, SİYASİ İKTİDARIN SOPASI DEĞİL
Hukuk, siyasi iktidarın sopası değil; toplumun ortak sözleşmesidir. Bugün görmezden gelinen her ihlal, yarının normali haline gelir.
Adil yargılanma, sağlık hakkı ve seçilmiş temsilcilerin görevlerini özgürce sürdürebilmesi, bir hukuk devletinin asgari şartlarıdır. Bu ilkelere sahip çıkmak, yalnızca bir meslek görevi değil, vicdani bir sorumluluktur.

Av. Didar GÜRSOY
av.didargursoy@gmail.com

Yorum bırakın