2025’in Aile Yılı ilan edilmesi, ilk bakışta toplumsal değerlerin pekiştirilmesi amacını taşıyor gibi görünse de, mevcut politik söylemlerle birlikte değerlendirildiğinde bu ilan, kadının birey olarak değil; yalnızca “aile içindeki rolü” ile tanımlanmasının bir başka tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır

Türkiye’de kadın cinayetleri, her yıl onlarca kadının yaşam hakkının elinden alınmasına sebep olan yapısal bir sorun olmaya devam ediyor. Ancak son yıllarda bu cinayetlerin medyada daha az yankı bulması, toplumsal tepkilerin zayıflaması ve adeta bir “alışılmışlık” hâli, yalnızca sosyolojik bir dönüşüm değil; aynı zamanda ciddi bir hukuki geri çekilmenin ve anayasal yükümlülüklerin ihlalinin göstergesidir.
İstanbul Sözleşmesi’nden Çekilmenin Etkileri
20 Mart 2021 tarihinde, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, hukuki olarak tartışmalı olduğu kadar toplumsal etkileri bakımından da yıkıcı bir adımdı. Sözleşme, yalnızca şiddeti önleme yükümlülüğü değil; koruma, kovuşturma ve toplumsal eşitlik gibi geniş kapsamlı sorumluluklar getiriyordu. Türkiye’nin bu sözleşmeden çekilmesi, devlete ait olan “önleme yükümlülüğünün” silikleşmesine ve kadınların kamusal alanda kendini daha güvencesiz hissetmesine yol açtı.
İnfaz Hukukunda Gerekli Düzenlemelerin Yapılmaması
Kadınlara yönelik şiddet eylemlerinde faillere verilen cezaların infaz rejimi içinde ciddi anlamda caydırıcı olmaması da önemli bir sorundur. 2020 yılında çıkarılan infaz yasası kapsamında binlerce mahkûmun tahliyesi sağlanırken, kadına yönelik şiddet suçlarının bu kapsamın dışında bırakılmaması kamu vicdanını derinden yaralamıştır. Şiddet faillerinin kısa sürede tahliye olmaları, hem mağdurların hem de potansiyel mağdurların güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir.
2025’in “Aile Yılı” İlanı: Kadını Görünmez Kılmak
2025’in Aile Yılı ilan edilmesi, ilk bakışta toplumsal değerlerin pekiştirilmesi amacını taşıyor gibi görünse de, mevcut politik söylemlerle birlikte değerlendirildiğinde bu ilan, kadının birey olarak değil; yalnızca “aile içindeki rolü” ile tanımlanmasının bir başka tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadın cinayetlerinin çoğunluğunun boşanma sürecindeki eşler veya aile içindeki erkek failler tarafından işlendiği düşünüldüğünde, “aile”yi kutsallaştıran politikaların kadına yönelik şiddeti görünmezleştirme tehlikesi taşıdığı açıkça görülmektedir.
Toplumsal Duyarsızlık: Alışmak, Kanıksamak, Unutmak
Kadın cinayetlerinin gündemden düşmesi, yalnızca basın ve kamuoyunun ilgisizliği ile açıklanamaz. Bu durum aynı zamanda hukukun geri çekilmesi, siyasal dilin eşitlikten uzaklaşması ve sivil toplumun marjinalleştirilmesiyle de doğrudan bağlantılıdır. Oysa Anayasa’nın 5. maddesi devlete, “kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak” görevini yüklemektedir. Kadınların yaşam hakkı, sıradan bir güvenlik sorunu değil; anayasal bir taahhüdün merkezindedir.
Uluslararası Hukuk Açısından Türkiye’nin Sorumluluğu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Opuz v. Türkiye kararı, Türkiye’yi kadına yönelik şiddeti önleyemediği ve yeterli koruma sağlamadığı için mahkûm etmiştir. Bu kararın ardından Türkiye, önleme ve koruma sorumluluklarını daha ciddi biçimde ele alması gerekirken, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek ters yönde ilerlemiştir. Bu da devletin uluslararası sorumluluklarını ihlal ettiğini ve tekrar benzer bir yargılama riski ile karşı karşıya kalabileceğini göstermektedir.
Yaşam Hakkına Saygı, Hukuki Bir Taahhüttür.
Kadın cinayetlerinin haber değeri taşımaması, artık “yeni normal” haline gelmesi, sıradanlaşması; toplumun vicdanı kadar devletin hukuk anlayışı ile de doğrudan ilişkilidir. Kadınların yaşam hakkı, anayasal, ceza hukuku, insan hakları hukuku ve infaz hukuku bakımından çok katmanlı bir güvence gerektirir. Bu güvenceler silsilesi zayıfladıkça, her bir kadın cinayeti sadece bir insanın değil, hukukun da öldüğü anlar olarak karşımızda durur.
Bu süreçte görev yalnız yargı organlarına değil; yürütme, yasama ve sivil topluma da düşmektedir. Ancak en büyük görev, yaşam hakkını korumakla yükümlü devlete aittir. Devlet, hukuken ve vicdanen bu yükümlülükten kaçamaz.
Unutmadan ve defaatle söylemek gerekir ki ; İstanbul Sözleşmesi yaşatır!

Av. Didar GÜRSOY
av.didargursoy@gmail.com

Yorum bırakın