Kadının Beyanı, İstanbul Sözleşmesi ve Hakikatin Yükümlülüğü

Av. Didar GÜRSOY

av.didargursoy@gmail.com

Türkiye’de son günlerde ifşa hareketleriyle birlikte yeniden görünür hale gelen gerçek şu ki: kadınların cinsel şiddet ve taciz deneyimlerini dile getirmeleri hâlâ şüpheyle, küçümsemeyle ve çoğu kez de saldırıyla karşılanıyor. “Ya iftira atıyorsa?” sorusu, failin korunmasına, mağdurun ise yalnız bırakılmasına hizmet eden bir refleks hâline gelmiş durumda. Oysa mesele tam tersine sorulmalıdır: “Kadın neden böyle ağır bir beyanla kamuoyunun karşısına çıkma ihtiyacı duysun?”

ÇOĞU KEZ KAPALI MEKANLARDA

Cinsel şiddet suçlarının doğası gereği çoğu kez kapalı mekânlarda, tanık olmadan işlendiği biliniyor. Bu yüzden kadının beyanı, yalnızca bir anlatı değil, gerçeğe ulaşmada en temel dayanaklardan biridir. Nitekim Yargıtay da mağdur beyanının hayatın olağan akışına uygun ve kendi içinde tutarlı olması hâlinde mahkûmiyet için yeterli olabileceğini defalarca vurgulamıştır. Yani “kadının beyanı esastır” söylemi, bir ideolojik slogan değil, ceza yargılamasının doğasına uygun bir hukuki zorunluluktur.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN ÖNEMİ

Burada İstanbul Sözleşmesi’nin önemi tartışılmazdır. Türkiye siyasi bir tercihle bu sözleşmeden çekilmiş olsa da, sözleşmede yer alan ilkeler hâlâ evrensel insan hakları hukuku bakımından yol gösterici niteliğini korumaktadır. Kadına yönelik şiddeti önleme, mağduru koruma ve failleri etkin şekilde yargılama yükümlülüğü, sözleşmeyle birlikte devletlere açıkça yüklenmişti. Türkiye’nin çekilmesi, bu yükümlülüğü ortadan kaldırmaz; yalnızca siyasi iktidarın toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki samimiyetsizliğini açığa çıkarır.

Kadınların iftira attığı söylemi ise yalnızca bir mit, bir savunma mekanizmasıdır. Araştırmalar sahte beyan oranlarının son derece düşük olduğunu gösteriyor. Kaldı ki iftira, Türk Ceza Kanunu’nda ağır şekilde cezalandırılan bir suçtur. Kadınlar, hayatlarını, kariyerlerini, hatta güvenliklerini riske atarak ortaya çıkarken, aslında toplumdan yalnızca adalet talep etmektedir. Bu talebi değersizleştirmek, Anayasa’nın 10. Maddesindeki eşitlik ilkesine ve 36. Maddesindeki hak arama özgürlüğüne doğrudan aykırıdır.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ OPUZ/TÜRKİYE KARARI

Anayasa, devlete kişilerin temel hak ve özgürlüklerini koruma görevi yükler. Bu, kadınların şiddetten korunmasını ve beyanlarının ciddiyetle ele alınmasını da kapsar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Opuz/Türkiye kararında açıkça ortaya konulduğu gibi, devletin şiddete karşı pasif kalması insan hakları ihlalidir. Bugün Türkiye’de kadınların cesaretle dile getirdiği her ifşa, yalnızca bireysel bir adalet arayışı değil, hukuk devletinin ve demokrasinin sınavıdır.

SONUÇ AÇIKTIR

Kadının beyanı, hakikatin ve adaletin vazgeçilmez dayanağıdır. İstanbul Sözleşmesi bu nedenle önemliydi; çünkü devletin kulak tıkadığı yerde uluslararası bir yükümlülük hatırlatıyordu. Kadınların toplumsal baskılara rağmen seslerini yükseltmeleri, aslında hepimize düşen sorumluluğu hatırlatıyor: beyanı duymak, ciddiye almak ve gereğini yapmak. Gerçek şu ki, hiçbir kadın böylesine ağır bir yükü sırf keyif için omuzlamaz.

Ve burada önemli bir nokta daha vardır: kadının beyanının esas alınması, fail açısından korkulacak bir şey değildir. Çünkü hukuk devleti, sorgusuz sualsiz yargılama demek değildir. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi hâlâ ceza yargılamasının temel taşıdır. Kadının beyanı dikkate alınırken, failin savunma hakları da korunur; deliller değerlendirilir, adil yargılanma güvenceleri işletilir. Dolayısıyla mesele, beyanı görmezden gelmek değil, onu ciddiyetle ele alarak hem mağdurun korunmasını hem de failin haklarının güvence altında olmasını sağlamaktır. İşte gerçek adalet, tam da bu dengeyi kurabilmektir.

Yorum bırakın

Bu web sitesi

Tüm fikirlere saygılı olmakla birlikte; bağımsız ve tarafsız bir bilgi kaynağıdır. Temel insan hakları, hayvan hakları ve doğa konuları ise kırmızı çizgimizdir.