
Av. Didar GÜRSOY
av.didargursoy@gmail.com
Hacettepe’de öğrenciler, üniversite yönetiminin getirdiği rezervasyonlu yemek sistemiyle fiilen bir “paralı yemek” düzenine geçilmesine tepki gösterdi.

PARALI YEMEK
Hacettepe Üniversitesi’nde son günlerde yaşanan yemekhane protestoları, yalnızca birkaç öğrencinin öfkesinden ibaret değildir. Bu, ülkenin dört bir yanında biriken adaletsizliklerin, gençlerin üzerindeki ekonomik yükün ve kamusal alanların her geçen gün biraz daha daralmasının sonucudur. Hacettepe’de öğrenciler, üniversite yönetiminin getirdiği rezervasyonlu yemek sistemiyle fiilen bir “paralı yemek” düzenine geçilmesine tepki gösterdi. Rezervasyon yaptırmayan öğrencilerden fazla ücret alınması, yemek miktarının azaltılması gibi uygulamalar “eşitlik” ve “kamusal hizmet” anlayışıyla bağdaşmıyordu. Öğrenciler de bu adaletsizliğe karşı çıkmak için en meşru yollarından birini, yani protestoyu seçtiler. Turnikelerden atlayarak yemekhaneye girmeleri, slogan atmaları, hep birlikte yemek almaları — bunların hepsi açlık sınırında yaşamaya zorlanan, bursu ay sonunu getirmeyen gençlerin “karnımızı doyurmak suç değildir” diye haykırışıdır.
ORANTISIZ GÜÇ KULLANIMI
Protesto sırasında kolluk kuvvetlerinin kampüse girmesi, öğrencilere orantısız şekilde müdahale etmesi, gözaltılar yapılması ise her zamanki gibi demokratik hakların sınırlarının keyfi biçimde çizildiğini gösterdi. Oysa;
-Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 34. maddesi, herkesin önceden izin almadan barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğunu açıkça yazar. Aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi ve Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 21. maddesi de bu hakkı güvence altına alır. Üniversite, düşüncenin, tartışmanın ve itirazın mekânıdır; gençlerin bu haklarını kullanmaları suç değil, demokrasinin nefesidir. Ancak her defasında öğrenciler, bu itirazları dile getirdiklerinde kriminalize ediliyor, “kamu düzeni” bahanesiyle bastırılıyorlar. Bu hakların özü, tam da kamu düzenini demokratikleştirmektir.
KUTUPLAŞMAYI BESLEMEKTE
Hacettepe’deki eylemlerin ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde yaşanan olaylar da, bu bastırma siyasetinin kampüslerde nasıl bir kutuplaşmayı beslediğini gösterdi. Farklı görüşteki öğrenci grupları arasında gerilim yaşandı, sosyalist öğrencilere saldırılar oldu. Üniversite yönetimleri bu saldırıları önlemek yerine çoğu zaman sessiz kaldı. Oysa;
-Anayasa’nın 10. maddesi “herkesin kanun önünde eşit” olduğunu, devletin hiçbir ayrımcılığa izin veremeyeceğini söyler. Kampüslerde ideolojik ya da kimlik temelli saldırılara göz yummak, bu eşitlik ilkesinin açık ihlalidir. Devletin ve üniversite yönetimlerinin görevi, öğrencilerin görüşlerini ifade edebilmesi için güvenli bir ortam yaratmaktır; kimlik, dünya görüşü ya da politik tercihe göre ayrımcılık yapmak değil.
Bu olaylar, eğitim hakkının sadece sınıfta ders görmekten ibaret olmadığını bir kez daha hatırlattı. Eğitim, aynı zamanda barınabilmek, beslenebilmek, ulaşabilmek, fikirlerini özgürce söyleyebilmek demektir. Karnı aç bir öğrenci öğrenemez. Beslenme hakkı, eğitim hakkının ayrılmaz parçasıdır. Bu nedenle kamusal üniversitelerde yemek, barınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçların ücretsiz ya da sembolik ücretlerle karşılanması bir lütuf değil, devletin asli görevidir.
–Anayasa’nın 42. Maddesi kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağını; m.2 ise Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğunu belirtir. “Sosyal devlet” olmak, yurttaşın temel ihtiyaçlarını piyasanın insafına terk etmemektir. Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 13. maddesi ise eğitimin kademeli olarak ücretsiz hale getirilmesi gerektiğini söyler. Bu nedenle “ücretsiz eğitim” talebi, sadece bir politik slogan değil; hem Anayasa’nın hem de uluslararası hukukun gereğidir.
PARASIZ, NİTELİKLİ, ERİŞİLEBİLİR EĞİTİM
Bugün öğrenciler, kampüslerde “parasız, nitelikli, erişilebilir eğitim” diye haykırıyor. Çünkü her geçen gün bir yeni ücret kalemi, bir yeni kısıtlama, bir yeni baskı getiriliyor. Üniversite harçları kaldırılmış olsa da, fiilen öğrencilik artık zengin işi hâline geliyor: yurt parası, yemek parası, ulaşım gideri, kitaplar, fotokopiler… Öğrenciler ya borçla ya da açlıkla okuyor. Bu tabloyu değiştirmek için protesto eden gençler, suç değil; toplumsal vicdanın kendisidir.
PROTESTO HAKKI
Hukuken de siyaseten de bu eylemler meşrudur. Çünkü protesto hakkı, sadece bir izin meselesi değil, bir yurttaşlık hakkıdır. Çünkü demokratik toplum, itiraz edenin varlığıyla yaşar. Üniversiteyi sessiz, itaatsiz, sorgulamayan bireylerin üretildiği bir yer haline getirmek, onu üniversite olmaktan çıkarır. Bugün Hacettepe’de yemek için, DTCF’de fikir için direnen gençler, aslında herkesin geleceği için direniyor.
Bu ülkenin gençleri, artık açlığa, eşitsizliğe, değersizliğe boyun eğmek istemiyor. Onlar sadece doyurulmayı değil, duyulmayı da istiyor. Onların talebi, daha fazla ücret değil; daha adil bir yaşam. Üniversiteler; turnikelerle, polis barikatlarıyla, yasaklarla değil, fikirlerle korunur. Gençlerin sesine kulak vermek yerine bastırmak, ülkenin geleceğine sırt çevirmektir. Bugün Hacettepe yemekhanesinde atılan her slogan, aslında bu ülkenin vicdanında yankılanan bir çığlıktır: “Eğitim haktır, yemek haktır, yaşam haktır.’’

Yorum bırakın